Washington’da bitmeyen Gazze soruları
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın basın brifing salonuna her gün dünyanın farklı köşelerinden gazeteciler gelir, sözcünün karşısında sıralanır, elini havaya kaldırır ve söz sırasını bekler.
7 Ekim 2023 saldırısının ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonları başladığında, salonun gündemi de hızla değişti.
Başlangıçta sadece Filistinli meslektaşım Said Arikat, birkaç Arap gazeteci ve Türk basınından da ben Gazze ile ilgili soru soruyorduk.
Ancak İsrail’in Gazze’deki vahşeti ve kamuoyu baskısı arttıkça, Amerikalı ve Avrupalı gazeteciler de Gazze hakkında sorular yöneltmeye başladı. Öyle ki bazı günler 30–40 dakikalık brifingin tek gündemi Gazze oldu. Bir gazetecinin sorusuna diğerinin ek yapmasıyla sözcü zor anlar yaşıyordu.
Ben de bu brifinglere katılan az sayıda Türk gazeteciden biri olarak, yalnızca kendi ülkemin değil; Gazze’de sesi duyulmayan yüz binlerce masum Filistinlinin ve görev yaparken hedef alınan meslektaşlarımın da sesi olma ihtiyacıyla soru sordum.
Gazze’deki meslektaşlarım çoğu zaman ertesi gün hayatta olup olmayacaklarını bilmeden çalışıyordu. Ne zaman bir meslektaşımın öldürüldüğü haberini alsam, öfkenin yanında suçluluk da hissediyordum.
Onlar bombalar altında haber geçerken ya da cansız yakınlarının bedenlerini kucaklarında tutarken, ben Washington’daki güvenli bir ofisten haber geçiyordum.
Basın özgürlüğü ve çifte standart
Basın özgürlüğü, Amerika’nın dış politikasında sık sık vitrine çıkardığı bir değer.
Özellikle Biden’ın başkanlığı döneminde her gün düzenlenen basın toplantılarında bu sıkça vurgulanırdı. Rusya’da, Çin’de ya da başka ülkelerde gazeteciler hedef alındığında hiç düşünmeden kınama mesajları yayınlanırdı.
Ama söz konusu İsrail olduğunda, aynı yüksek tonun yerini kaçamak cümleler aldı. “Haberleri gördük ama İsrail’den yanıt bekliyoruz”, “trajik ölüm” gibi yuvarlak ifadelerle yetinildi. Kınama ifadeleri ise hiçbir zaman İsrail ile aynı cümlede yer almadı.
Kasım 2023’te Anadolu Ajansı kameramanı Muntasır es-Savvaf İsrail hava saldırısında öldürüldüğünde, bunu hemen basın toplantısında gündeme getirdim.
Dışişleri Sözcüsü Matthew Miller’ın yanıtı, “Herhangi bir gazetecinin ölümü bizi derinden üzer” oldu; olayı “trajik” buldu. Ama cevabının hiçbir yerinde “İsrail” geçmiyordu. Ben de “İsrail’in gazetecileri kasıtlı hedef aldığını düşünüyor musunuz?” diye sordum. “Elimde öyle bir bilgi yok” dedi.
Oysa ekranlarımız, elinde kamera olan gazetecilere yönelik saldırıların görüntüleriyle doluydu.
Birkaç hafta sonra Batı Şeria’da kameraman Mustafa Haruf’un İsrail güvenlik güçleri tarafından dövüldüğü anların videosu yayıldı. Onu da sordum. Bu kez “görüntüler rahatsız edici” dedi, ama yine topu İsrail’e atarak, “soruşturmasını bekliyoruz” diye ekledi.
Oysa İsrail’in soruşturmalarından adalet çıktığına neredeyse hiç şahit olmadık. Ekim 2023’ten bu yana 200’ün üzerinde gazeteci öldürüldü.

Ocak 2025’te başlayan Trump döneminde ise Dışişleri brifingleri seyrekleşti; hatta yaklaşık iki aydır hiç brifing yapılmadı. Ancak İsrail söz konusu olduğunda, yönetim ve parti değişse de söylemlerde kayda değer bir farklılık görülmedi.
Yeni Sözcü Tammy Bruce, Gazze sorularından belirgin şekilde rahatsız oluyordu.
En net örnek 10 Haziran’daki basın toplantısında yaşandı. Üst üste Gazze’yle ilgili sorular gelince, söz hakkı almak isteyen bir muhabire “Orta Doğu dışında mı soracaksınız?” diye sordu. “İran” yanıtı alınca onayladı. Bunun üzerine Amerikalı meslektaşım Matt Lee, “İran da Orta Doğu’da” diyerek araya girdi. Bruce ise kastının “Gazze” olduğunu söyledi. İran’la ilgili konuşmak istiyordu ama Gazze ile konuşmak istemiyordu.
Ben de Gazze ile ilgili sık soru sorduğum için olsa gerek, Bruce’un brifinglerinde çok az söz hakkı alabildim.
Ancak Gazze ile ilgili sorular susturulamayacak kadar büyüyordu. Ağustos ayında Al Jazeera muhabiri Enes el-Şerif, aylarca İsrail ordusu tarafından sosyal medyada hedef gösterildikten sonra bir hava saldırısıyla öldürüldü.
O gün soruları sadece ben değil, Al Jazeera muhabiri Ahmed Hazem ve BBC’den Tom Bateman da sordu. Bateman, bunun son dönemde gazetecilerin açıkça hedef alındığı en kötü saldırılardan biri olduğunu, üstelik ABD silahlarıyla gerçekleşmiş olabileceğini hatırlattı. Sözcü, ABD silahlarıyla ilgili suçlamaya sinirlendi; ABD’nin bu saldırıyı soruşturup soruşturmayacağı sorusunu ise yanıtsız bıraktı.
Bruce, Al Jazeera muhabirinin ölümünü “Hamas’ın gazeteci kılığına giren üyeleri var” diyerek İsrail’in kanıtsız iddiasını tekrarlayıp meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa Enes, Gazze’de olup bitenleri dünyaya aktaran ve uluslararası geniş bir kitlece takip edilen bir muhabirdi.
Medyanın sessizliği ve pasif başlıklar
İsrail’in sivilleri hedef aldığı saldırılar, Batı medyasında çoğunlukla pasif başlıklarla yer alıyor: “Gazze’de siviller öldü/öldürüldü” deniyor, “İsrail sivilleri öldürdü” değil. Filistinliler için “öldü”, İsrailliler için ise “katledildi” ifadesi kullanılıyor.
İsrail’in resmi açıklamaları sorgulanmadan aktarılırken, Filistinli sesler Amerikan medyasında neredeyse hiç duyulmuyor.
Amerikan MSNBC kanalı, İsrail’e yönelik eleştirileriyle tanınan Müslüman gazeteci Mehdi Hasan’ın programına 7 Ekim’den kısa süre sonra son verdi.
Gazeteci örgütleri de Filistinli meslektaşlarının İsrail tarafından hedef alınması karşısında çoğunlukla sessizdi.
Amerika’daki Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) —ki dünyanın her yerinde, Filistin dahil, öldürülen, tutuklanan ve hedef alınan gazetecileri belgeliyor— sayılmazsa, Filistinli meslektaşlarla açık bir dayanışma gösteren gazeteci örgütü pek olmadı.
Yapılan açıklamalar da çoğunlukla cılız kaldı. Tıpkı medyadaki haberlerde olduğu gibi, failin adı —İsrail— anılmıyordu.
Washington’daki pek çok gazetecinin üyesi olduğu prestijli National Press Club (Ulusal Basın Kulübü), Enes el-Şerif’in ölümünün ardından bir açıklama yayımladı. Enes’in ölümünün kapsamlı ve şeffaf şekilde incelenmesi talep edildi, gazetecilerin güvenliği vurgulandı. Ancak açıklamada saldırıyı üstlenen İsrail’in adı bir kere bile geçmedi.
Sessiz kalmanın ötesinde, bu gazeteci örgütleri ve genel olarak Batı medyası, Irak asıllı İngiliz gazeteci Mona Chalabi’nin de belirttiği gibi, “soykırımı destekleme konusunda Starbucks veya McDonald’s’tan çok daha fazlasını yaptı.
İlgili yazılar
Tüm tanıklık →“Gazze’de bir kamera bir cana bedel!”
Gazzeli her bir gazeteci, işgalci İsrail’in savaş suçlarını ortaya çıkardığını çok iyi biliyor. İşte bu yüzden bir kamera…
“Gazetecilik burada özgürlüğün simgesi”
Gazze’deki soykırımı dünyaya duyurmaya çalışan gazeteciler tüm kayıplarına ve zorluklara rağmen yaşananları belgelemeye devam ediyor. Bunlardan biri olan…
Dünyanın gerçeği görmeye ihtiyacı var!
Gazze’de yaşayan gazeteci ve film yapımcısı Yasser Abu Wazna, eşi ve dört çocuğuyla çatışmaların ortasında hayatta kalma mücadelesi…